Kader PDF Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 
KADER

Konumuz, bilgelik çalışmalarının temeli olan "Kader" konusudur. Kader öğretisi bilgeliğin en önemli sırlarındandır. Ve o kadar önemlidir ki, kaderi yeterince algılayamamış kimselerin yüksek spiritüel sırlara nüfuz etmesi mümkün değildir.

Öncelikle kader demek; Dünyada ve de tüm kâinatta her şeyin, Tanrısal bir şuurun, bir gücün plânladığı gibi yaratılması, plânlandığı gibi yürütülmesi ve her ince ayrıntısına kadar, rasgelelik içerisinde değil, an be an, adım be adım, zerre be zerre Tanrı'nın istediği, dilediği plânda ilerlemesi demektir. Bu tanım, insanlarla birlikte tüm canlıları ve cansızları, hatta her zerreyi içermektedir. Tüm canlılar, Tanrı'nın istediği ve plânladığı gibi doğmakta, ömür sürmekte, tüm davranışlarını, tüm yaptıklarını ölecekleri güne kadar Tanrı'nın plânının dışına hiç çıkamadan, aynen ve tamamen plâna uygun geçirmektedirler.

Tabi bu durumda öncelikle insanın özgür irade sorunu doğacak ve “Yani şimdi ben otururken ayağa kalksam, bunu da Tanrı ezelde mi plânlamıştı? “ diye sorulabilecektir.

Hatta, bilim çok uzun süredir: "Kâinat, hiç de Tanrısal bir iş değildir, bir Big-Bang ile tüm kâinat oluşmaya başlamış, bir takım tesadüflerle bu halini almıştır. Tüm bunlar bir düşüncenin, gücün, iradenin eseri değildir. Bu bir rasgele oluşumdur. Dolayısıyla ortaya böyle bir dünya çıkmış, böyle türler oluşmuş; dolayısıyla, insan da böyle rasgele ortaya çıkmıştır. Ama onun bir aklı olduğundan kararlar alabilir. Fakat insan davranışlarının, ilahi bir irade tarafından yaptırılmasını düşünmek saçma olur." gibilerinden bir iddiada bulunmaktadır.

Evet ! "Her şeyin kendi kendine, rasgele oluşması." ile "Her şeyin plânlı, düzenli, şuurlu oluşması" gibi iki görüş karşı karşıyadır. Tabi bunu bizim ömrümüzle sınırlı olarak değil, kâinatın başlangıcından itibaren düşünmek gerekir.

Kader konusuna girmeden önce, bu kâinatın başlangıcından itibaren, yaratılışta “rasgelelik mi, plânlanmışlık mı, şuurluluk mu, şuursuzluk mu söz konusudur?” Bunu bir irdeleyelim. Çünkü konumuz, her şeyin bir Tanrısal şuur tarafından plânlanması ve yürütülmesi olarak tarif edilen kader çalışmasıdır. Fakat bunun antitezinde de: "Hayır, böyle bir şey yoktur, her şey kendi kendine, rasgelelik içerisinde meydana gelmiştir ve gelmektedir. " denilmektedir. Yani kısaca, tüm kâinat şuurluluğun, plânlılığın mı, yoksa şuursuz ve rasgeleliğin mi eseridir?

Siz, bir arkadaşınızdan bir mektup alsanız ve okumaya başlasanız; mektupta bir şeyler anlatıldığını görseniz ve mektup düzenli cümleler ile ifade edilen bir konu içeriyor olsa, siz bu mektubu yollayanın bunu şuursuzca, rasgele yazdığını düşünebilir misiniz? Hele bu mektup edebi bir metinse, daha da şuurlu biri tarafından yazıldığını düşünmez misiniz?

Şimdiki örneğe dikkatinizi verin ! Önümüzde bir daktilo makinesi olsa ve kağıdı takıp, hiçbir şey düşünmeden, şuursuzca tuşlarına vurmaya başlasak ve bir sayfayı doldursak; bu bir sayfa içerisinde anlamlı bir sözcük çıkma ihtimali var mıdır? Belki bir kaç küçük sözcük çıkabilir. Peki 300 sayfa doldursak ve ciltletsek, roman diye piyasaya sürebilir miyiz? 300 sayfalık ve bir insana sürükleyici gelen bir romanın şuurlu bir varlık tarafından yazılması gerekmez mi? Bunun cevabı, mantıklı bir yaklaşımla: "Evet, gerekir." dir.

O zaman içinde yaşadığımız bu sistemin, bu kâinatın daktilo örneğinde olduğu gibi rasgele ortaya çıktığını iddia eden görüşü gözden geçirelim: “Rasgelelikte ‘başlangıç’ için de pek çok sorunun cevabı yoktur ama biz Big-Bang'ten sonrası için konuşalım. (Zira Big-Bang' ten, yani yaratılış olarak kabul edilen olaydan önce mekân da yoktur aslında.) Big-Bang’te büyük bir enerji ortaya çıkmış, kozmik çorba denilen bu enerjiler arası çatışmalarla, girdaplarla milyarlarca yıl geçmiştir. (Kusura bakmayın, bu 'rasgele' kelimesini çok kullanacağız, çünkü ifade edilen bu !) Ve bir sürü rasgele hadiseyle atomlar, moleküller ve inorganik maddeler ortaya çıkmış. (Bir atomun birleşmesi için karşılıklı çekim güçleri elektrik dengeleri, iyonizasyonlar, vs. gerekse de bunları gözardı edelim.) Bu inorganik maddeler, aralarında başka türlü birleşip, rasgele organik maddeleri ortaya çıkartmışlar; organik maddeler de rasgele hücreyi meydana getirmişler. “

Buraya kadar bir an evvel canlıya gelelim diye çok çabuk geçmek zorunda kaldık, çünkü yazımız sınırlı. Dışında bir zar, içinde hücre sıvısı olan, çekirdeğinde kendi bilgisini taşıyan bir hücre yapısı, yani hareket eden, beslenen, sindiren, boşaltan, üreyen, bazı şeylere karşı hassas olan ve ölen, bilimin daha çözemediği, canlılık dediğimiz bir yapı rasgele, tesadüfen, bilinçsizce ortaya çıkmış !

Buraya kadar “Olur mu canım?" diye hiç irdelemeden geldik. Şimdi her şeye birden göz atmadan sadece insan yapısını göz önüne alalım; Hücrelerin bir kısmı tesadüfen kalp denilen pompayı meydana getiriyorlar; kalbin işbirliği yaptığı akciğerler de tesadüfen ortaya çıkıyor; vücudu dolaşıp da oksijenini yitiren kanı, kalp, tesadüfen içine alıyor ve yanlışlıkla böbreğe değil de akciğerlere yolluyor. Akciğerler de tesadüfen, havadaki oksijeni kana yükleyecek öylesine güzel bir donanıma sahip. Kalp de, sistemi patlamayacak bir basınç ayarına tesadüfen sahip.

Bu kadar şeyi tesadüfle açıklamak mümkün müdür? insan vücudunda olan biteni izah etmeye çalışan, kütüphaneler dolusu tıp literatürü var iken, bunların ortaya çıkışını "rasgele" sözcüğü ile açıklamak mümkün müdür?

Bırakın insanı, hava denilen bir akışkanın içinde uçabilecek bir kuş rasgele mi bu donanıma sahip olmuştur? Kanat yapısından dolayı hava, kanadın üst tarafından daha uzun, alt tarafından ise daha az yol kateder. Dolayısıyla kanadın üstünde bir alçak basınç, altında bir yüksek basınç oluşur ve kuş havalanır. Bu kanat yapısı rasgele oluşur da, akıllı insanoğlu kuşu gözlemleyip, aynı kanat yapısını uçaklara tatbik ettiğinde, bu bilinçli bir icat olmuş olur.

“Baykuşun geceleri karanlıkta görebilecek gözü, atmacanın yüzlerce metre yukarıdan uçarken yerdeki solucanı görecek keskin gözü tesadüfen gelişmiş ya da kendileri tarafından geliştirilmiştir. Arı ise tesadüfen hiç kokmayan, bozulmayan, son derece zengin bir besin icat etmiştir. Bir sivrisinek kanla beslenirken, iğnesi kanın pıhtılaşmasını engelleyen bir sıvıyı tesadüfen salgılamaktadır vs. “

“Sistemdeki tüm canlıların ihtiyacı olan su, tesadüfen yağmur olarak yağmakta ve buharlaşmaktadır. Yeşil bitki, tesadüfen havadaki karbondioksiti emip güneş ışınlarıyla, yapraktaki besini ortaya çıkarmakta ve onu yiyenlerle, onu yiyenleri yiyenlerle devam eden besin zincirinin ilk halkasını oluşturmaktadır. Aynı zamanda yeşil bitkiler karbondioksiti alıp, oksijeni üretiyor ki, tüm canlılık da bu tesadüfe bağlıdır.”

“Dünyada tüm canlıların yaşayabilecekleri sıcaklık tesadüfen ayarlıdır. Bu dünyadaki sistem o kadar çok şarta bağlı olmasına rağmen güneş ışını dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadan dengede kalabilmektedir. Böyle her şeyiyle kendine yeten bir makine henüz icat edilmemiştir.”

İşte, bilim bile böyle muhteşem bir yaratışa hala şuurlu diyememektedir. Fakat şuursuz olması, mantık olarak, matematik olarak mümkün değildir. Matematikte bu ihtimal 1/?=O 'dır. Bu, "Sonsuz sayıda oluşamama ihtimali varken, bir hücrenin tesadüfen ortaya çıkma ihtimali matematik olarak (0) sıfırdır” demektir.

Meselâ "Bir araziniz var ve bu arazinin çevresinde bir sıra dikilmiş ağaçlarınız var." diyelim. Bir gün oraya gittiğinizde ağaçları kırılmış, sökülmüş bir halde görüyorsunuz. Oranın bakıcısı size: "Burada bir afet oldu." derse, inanırsınız. Fakat ağaçlar, biri kırılmış, biri ayakta olmak üzere, bir atlayarak kırılmışlarsa inanmazsınız. Çünkü işin içinde bir hesap, bir matematik olduğunu fark edersiniz ve bunu kimin yaptığını araştırırsınız. Çünkü işin içerisine hesap, matematik girdiğinde rasgelelik söz konusu olamaz.

Dolayısıyla hesap ve düzen olduğunda orada şuurluluktan bahsedilir; ve bütün kâinat sistemi hesap ve düzen içinde yürümektedir. Hatta biz, insanoğlu, o doğanın hesap ve düzeninden ilham alarak projeler üretmekteyiz. İşte bu muhteşem denge, bir şuurun başlattığı, yürüttüğü ve şuurun kendini çekmesiyle dağılabilecek bir sistemdir.

Yani, biraz da olsa bilimsel mantığı olan insan, bu sisteme "rasgele" diyemez. Eğer içinizde hala: "Neden olmasın ki ?" diyen birisi varsa, bundan sonra anlatacaklarımız da fayda vermeyeceğinden, bu arkadaşımız evine gitsin, belki deprem olur, un devrilir, şeker devrilir, yağ devrilir, ocak açılır, tava düşer, bunlar sıra ve ölçüyle karışır, pişer, helva olur; onu yesin !

Biz bu helva örneğini kabul edemiyorsak meselâ, bir muz meyvesini hangi şuursuz tesadüf yapmıştır acaba?

Zaten bu kâinat sistemi, şuurlu ve sistem olduğundan dolayı adına "düzenli işleyen" anlamında "Kozmos" denilmiştir. Aksi takdirde; şuursuz, rasgele bir oluşum olsaydı Kozmos değil, "Kaos" denilirdi.

Bu kâinatta sonsuz sayıda parametre vardır. Parametre; "hangi ölçüde olacağı belli olmayan, değişken" demektir. Meselâ yerçekiminin ölçüsü, hava basıncının ölçüsü, insanın vucut sıcaklığının ölçüsü parametrelerdir. Bu değer şu da olabilir, bu da olabilir. Ve bilim adamları ile matematikçiler bilirler ki; bir denklemdeki bilinmeyenlerin sayısı arttıkça, o denklemin çözümü zorlaşır. Hele sonsuz sayıda değişkenden bir sistem ortaya çıkamaz. Ama kâinat sonsuz sayıdaki değişkene rağmen bir sistemdir. Demek ki sonsuz sayıdaki değişkeni istediği ölçülerde tutabilen bir hâkim şuur vardır.

Kâinattaki bütün değişkenler o kadar hassastır ki, meselâ dünyamızın sıcaklığının artması veya azalması gibi en ufak bir sapma durumunda bütün sistem alt üst olur. Bütün bu hassas parametreleri uyumlayan kimdir, nedir?

Yine başka bir örnek olarak otomobili ele alalım. Otomobilin motoru, distribütörü, aküsü vb. bir düzen içerisinde çalışırlar. Marşa bastığımızdan itibaren şuurlu düzenlenmiş bir sistem devreye girer. Benzin pistonlara gelir, orada yanar, hareket meydana gelir vb. Tekerlekler neden dört köşe değil de, yuvarlaktır?

Bunun gibi her şey şuurlu ve mantıklı olarak tasarlanmıştır ve sonucunda bir sistem işlerlik kazanır. Sistem demek, rasgeleliğe yer olmayan demektir. Yani otomobile binip marşa basarken “belki çalışır !” diye düşünmeyiz, değil mi? Bir otomobilin bir sistem olabilmesi için mantıklı bir tasarım gerekir. Mantıklı tasarım da ancak bir şuur ürünüdür. Rastlantısal olarak bir otomobilin veya bir başka sistemin ortaya çıkarılabilmesi mümkün değildir.

İçinde bulunduğumuz sistem, en küçük zerresine kadar birbirine uyumlu bir sistemdir. En küçük zerreden en büyüğüne kadar bir düzen, bir ayar, bir ölçü, bir hesap vardır. Ve tüm bunlar için buna yeten bir akla, şuura ihtiyaç vardır. Hiçbir ayrıntı unutulmamıştır. Ayrıntı; “bazı şeyler çok çok önemli, bazı şeyler önemsizdir, olmasa da olur." anlamına gelir. İşte bu sistemde ayrıntı diye bir şey yoktur; her şey önemlidir. "Olmasa da olur" kâbilinden en küçük bir zerre dahi yoktur. Yani küçücük bir zerre bile ayrıntı değil, asıldır. Ve bu sistemde en küçük, en büyüğe tesir eder. Bu her şeyin, her şeye tesir ettiği bir sistemdir. Bu sistemin içerisinde bir şeyi değiştirirseniz, zincirleme olarak her şeyi değiştirirsiniz.

Yani kâinatın işleyişinde ve yapısında rasgelelik, tesadüflük, şuursuzluk gören bir akıl, son derece sığ, aciz ve zavallı bir yargı içindedir.

Buraya kadar okuduklarınız için kısaca; "Kâinattaki her varlık ve olay, bir yüce şuurun yansımasıdır." diyebiliriz.

Arkadaşlar; Kader bahsi tarih boyunca insanlar arasında, insan bilinciyle orantılı olarak anlaşılmıştır. Dolayısıyla kader bahsi, toplum içerisinde “sır” olarak kalmıştır. Sır, sadece gizli demek değildir. Sır; "Henüz algılamaya müsait olmayan kişiler tarafından duyulduğunda, o kişileri yanlışa saptıracak bilgi" demektir. Ve kader gerçeği böyle bir bilgidir.

Eskiden Anadoluda tasavvuf öğretisi verilirken avam'a (halka) manevi bilgileri öğreten kişilere, "Havas" denilirdi. Ama öyle bilgiler vardı ki, bunları havas da bilmezdi. Ancak "Havas-ül Havas" denilen ve her toplumda bulunmayan bazı toplumlarda ancak bir tane, dünyada da az sayıda bulunan bilge kişiler tarafından bilinen bilgiler vardı. Bu bilgiler, doğrudan akıl ile anlaşılması zor olan, ancak sezgisel yoldan fark edilebilen, hissedilen gerçeklerin bilgileriydi.

İşte kader bilgisi, Havas-ül Havas tarafından bilinen ve, ancak birbirleriyle konuştukları sır bilgilerdendi. Yüksek anlamıyla anlatıldığında, avam tarafından kader gerçeğinin yanlış anlaşılıp, yanlış uygulanmasından, ve toplum düzeninin bozulmasından çekinilirdi. Kader bilgisi yüksek anlatımıyla anlatılmazdı. Bundan ötürü avamın bilmesi gerekenler avama, havasın bileceği kadar da havasa anlatılırdı. Emin ve ehil olan kişilere ise, Havas-ül Havas, hiçbir yazılı kayıt olmadan aktarırdı.

Fakat biz artık bunları konuşabilmekteyiz. Çünkü öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, artık birçok bilginin sır olmaktan çıktığı, insanlığın realitesinin çok yükseleceği bir “Yeniçağ”ın arifesindeyiz.. Dolayısıyla bu gerçekler açıklanabilmektedir. İnsanların bir kısmı başlarda bunu anlamayacaklar, ama süreç içerisinde yaşamlarında bu bilgileri düşünecekler, yorumlayacaklar ve bu gerçeği sezmeye başlayacaklardır. Başta da söylediğim gibi, kader bilgisi sezgilere hitap eden bir bilgidir.

Şimdi bu "Kader" konusunu ortaya koymaya çalışalım. Kader: "Bu âlemde her şeyin, her hareketin, her hadisenin, her varlığın Tanrı'nın plânladığı gibi, onun isteğine uygun, onun başlattığı gibi ve onun istediği sonuca ulaşması." demektir. En küçük ayrıntısına kadar bu plânın dışına çıkabilecek bir olay, bir varlık olamaz. Bu plân, tüm kâinat için de geçerlidir, bir insanın doğumu, çocukluğu, tahsili, sosyal ilişkileri, ölümü vb. tüm yaşamı için de geçerlidir. Bu durumda ise, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu meseleleri ortaya çıkar.

İnsan, kendi oluşturmadığı birçok şart tarafından kuşatılmaktadır. Meselâ şu anda dünya plânetinde bulunmamızı, dişi veya erkek oluşumuzu, Türk veya Amerikalı oluşumuzu, hava şartlarını biz mi oluşturmaktayız? Tabii ki hayır; biz sadece bu şartlara tâbi olmaktayız. Ama insanlar; "Şu vazoyu havaya kaldırırsam bunu ben özgür irademle yapmış olurum." derler. Ve hatta "İnsan, özgür iradesiyle yapmış olduğu davranışlarından, dünyada da sorumludur, ölüm sonrasında da sorumludur." denilmektedir.

Tüm manevi öğretiler, aşağı yukarı ortalama bir kader anlayışında birleşirler: Meselâ insanın doğumu, ölümü, cinsiyeti, milliyeti gibi temel durumlar kader olarak kabul edilirler. İnsanın genetik yapısından, içinde yetiştiği toplum yapısına ve çevre koşullarına, kadar her şey kader olarak kabul edilir de, "Bu vazoyu kaldırıp, kaldırmamak da müsaade edin, benim özgür iradem dahilinde olsun." denilir.

Yukarıda anlatılan, ortalama kader anlayışına sahipsek, yaşamımızda % kaç kadere tâbiyiz, % kaç özgür irademiz söz konusudur acaba? Hür irademizle seçtiğimiz şeylerde sevinçlerimiz ve pişmanlıklarımızla bu seçimlerimizin bize ait olduğunu düşünürüz. Peki, Tanrı benim biraz sonra ne yapacağımı biliyor mudur? Eğer biliyorsa benim onu yapmamam elimde midir? Eğer benim yapacağım her hareket, aklıma gelen her düşünce, benim tüm yaşamım, Tanrısal bir plâna göreyse, Ömer Hayyam'ın Tanrı'ya sorduğu gibi;

“Tanrı bizi çamurdan yarattığı zamanda
Biliyordu işimiz dünyada ne olacak
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir
Kıyamette beni niçin yakacak?" diye sorabilirim.
Ömer Hayyam yine bir başka dörtlüğünde de şöyle der:

"Öldürmek de, yaşatmak da senin işin
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değil misin?"

Bütün bu sözler çok mantıklıdır. Her şey plân gereğiyse, neden kutsal kitaplarla, peygamberlerle insana doğru yol gösterilsin? Tanrı bize kutsal kitaplarda: "Doğru olun, iyi olun." derken, aynı kutsal kitaplarda: "Her şey Allah'ın emriyle olur. Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz." denmektedir. Yani bana "Hırsızlık yapma." diyen Tanrı'ya, "Dilemeseydin hırsızlık yapmazdım, dilemişsin ki, yapıyorum." diyebilirim.

Bizden kutsal kitapta istenen, kadere inanmamızdır. Yani Kur’ân’da kader konusu yoruma yer bırakmaz. Her şeyin Tanrısal plân olduğu, Onun tarafından yürütüldüğü belirtilir ve bizden buna da inanmamız istenir.

Kader, Arapçada: "ölçüp, biçerek belirleme" anlamına gelir. Yani kader, Tanrısal bir ölçüp, biçme ile her şeyi yerli yerine oturtup, plânı belirleme anlamındadır. Kaza ise "Vuku bulması" anlamındadır. Kaderin tecelli etmesidir. Bu anlamda, kaderde yağmur yağması plânlanmışsa, yağmurun yağması kazadır. Yoksa kaza bizim anladığımız anlamdaki bir tesadüfen bir olay değildir.

Havas-ül Havasdan Ahmet Amiş efendi isminde bir zat vardır. Bu zat yakın zamanda yaşamış bilge birisidir. Fatih Camisinde türbedar olarak yaşamıştır. Nice kerametlere sahip olan Ahmet Amiş efendi kader hakkında; "İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur." demiştir

(İnsan görünüşte özgür, gerçekte özgür değildir.)

Yine pek çok tasavvuf ehli veliler, insanın gerçekte özgür olmadığını söylerler, işte bunlardan Seyyit Mehmet Nur-ül Arab, Muhiddin İbn-i Arabi, İsmail Fakirullah (ki, bu zat Erzurum'lu ibrahim Hakkı hazretlerinin mürşididir) gibileri sayılabilir. Fakat yazılı metin olmadığı için, bu insanların bu konuda ne dedikleri tesadüfen naklolunmuş, kitaplara kadar girmiş, bize kadar gelmiştir. Meselâ İsmail Fakirullah;

"Cebir meselesi, kâmile nispetle mahz-ı kemal, Ve ihtiyar meselesi, kamile noksanlıktır. Keza, ihtiyar meselesi nakısa nispetle ayn-ı kemal, Ve cebir meselesi, nakısa mahz-ı hatadır " der.

Cebir meselesi: Tanrı'nın bize, bütün kaderimizde olanları mecburen yaptırması inancı demektir.

Kamile nisbetle: Olgunlaşmış kişiye göre.

Mahz-ı kemal: Olgunluk göstergesi.

İhtiyar meselesi: İnsanın davranışlarında özgür olduğu inancı.

Nakısa nispetle: Olgunlaşmamış, noksan kişiye göre.

Ayn-ı kemal: Olgunluk mertebesi, göstergesi.

Yani bu; "Realitesi yüksek kişinin tüm davranışlarının Tanrı'ya ait olduğuna inanması, realitesi düşük kişinin ise tüm davranışlarında özgür olduğuna inanması gerekir." demektir.

Yoksa düşük realiteli insan türlü insanlık suçunu işler ve; "Ne yapayım. Tanrı yaptırdı." derdi. Yüksek realiteli kişi ise, zaten bunlara yönelmez.

Yine, Abdülaziz Mecdi efendi isminde bir zat da bu ifadeyi daha sadeleştirerek; "İradeyi inkar avam için, ikrar da havas için küfürdür." demiştir. Anlamı; "Avamın, yani sıradan, düşük realiteli insanların, özgür irade sahibi olduklarına inanması. Havasın, yani yüksek realiteli insanların ise özgür irade sahibi olmadıklarını bilmeleri gerekir." demektir.

Mevlânâ der ki;

“Görünüşte de, içyüzde de hayır olsun, şer olsun,
Her şey Tanrı buyruğuyladır; kazâdandır, kudrettendir,
Ben boyuna çalışır çabalarım amma kazâ der ki:
Senin elinde olmayan bir başka iş var.”

Mevlânâ
'Rûbâiler'

Kur’ân da bu konuya ışık tutmakta ve: "Allah olmuşu da, olacağı da bilir" demektedir. Kur’ân; (20/110, 6/73, 2/33). Acaba Tanrı, muhteşem bir tahmin gücüne sahip olduğu için mi, biraz sonra ne yapacağımı bilmektedir?

Yoksa 'başka türlüsünü' yapamayacağım bir plân mı hazırlamıştır? Bazıları "Tanrı ne yapacağımı bilir, ama bizi bu davranışa mecbur kılmaz." diye itiraz edebilir. Ama bu bir çelişkidir. Tanrının nasıl olacağını bildiği bir şeyin dışına çıkmak mümkün müdür?

Tanrı biraz sonra ne yapacağımı biliyor mu, bilmiyor mu? Çünkü bu; biraz sonra yağmurun yağıp, yağmayacağı gibi bir konu değil de, tamamen bize ait bir durum hakkındaki sorudur. Eğer bilmiyorsa; peki bu nasıl bir Tanrı'dır ki, bizden bu konuda bir farkı yoktur. Biz de adamın birine "Acaba ne yapacak?" diye bakıyoruz, O da "Acaba ne yapacak?" diye bakıyor. Sonra da adamın yaptıklarına göre bir takım düzenlemelere girişecek. Yani Tanrı adamın birinin 60 yaşına kadar yaşamasını plânlamış, ama özgür iradesiyle yola atlayıp şoförün birinin ezeceğini düşünememiş. Bu ne biçim bir plânlama, bu ne biçim bir sisteme hâkimiyettir? Bu nasıl bir Tanrı inancı, ya da böyle düşünülen bir Tanrı’ya, Tanrı demek mümkün mü ?

İşte Kader konusuna böylece yavaş yavaş girmekteyiz ve esas ele almamız gereken önemli nokta; bizim elimizde olmayanlardan dolayı olup bitenler değil de (Çünkü pek çok kişi bunu kader olarak zaten kabul etmektedirler) “Ben yaptım” diyebileceğimiz ve özgür irademiz olarak gördüğümüz fiillerdir.

Şimdi bizim bir istek veya bir seçim yaptığımız âna tesir eden bizim dışımızdaki faktörleri bir gözden geçirelim. Bizim özgür irademiz dışında olup da çok belirgin olanlar şunlardır:

1. Bu madde kâinatında bulunuşum, dünya plânetinde insan olarak doğmuş olmam, ülkem, kasabam, hangi yıllarda yaşadığım, cinsiyetim, boyum, rengim, şeklim, yapım, anam babam gibi… Bütün bunlar kesinlikle irademin, özgür seçimimin dışında olan şartlardır.
Ayrıca tüm değer yargılarıma tesir edecek olan tahsilim bile şunlara bağlıdır;
2. Cinsiyetime (Pek çok kız çocuğu “ne lüzum var” diye okula gönderilmez geri bölgelerde), aile durumuma, doğduğum köy veya kasabanın tahsil imkânlarına, zeka seviyeme… Ve yine değer yargılarıma en az tahsilim kadar tesir eden dinim de çoğunlukla doğduğum topluma bağlıdır. Yani seçimim dışıdır.
3. Her gün beni çevreleyen olaylar seçimim dışı beni kuşatır, meselâ doğa şartları da bunlardan biridir.
Giderek daha sübtil ayrıntılara inelim:
4. Sabır ve tahammül sınırlarım seçimimin dışındadır. Almış olduğum kalıtımın sonucu olan kabiliyet ve eğilimlerim de keza seçimim dışındadırlar. Cesaretim, irade gücüm, çekingenliğim, idrak kabiliyetim vs. hep kendi seçimimin dışında olup beni belirleyen şartlarımdandır.

İşte beni meydana getiren sayısız şartlar irademin dışındadır da, benim hür iradem ne ölçüdedir acaba? Yoksa benim isteyebileceğim veya seçebileceğim, beni oluşturan şartların bir bileşkesi midir de ben ona “özgür iradem” demekteyim ?..

Şimdi yapmış olduğumuz seçimlerimizi ve davranışlarımızı belirleyen şartlara bir göz atalım ve şart sayısını giderek arttıralım :

1.Örnek:
Şimdi size bir insanın şartlarından üç tanesini söyleyeceğiz ve siz, o insanın ne yapacağını bileceksiniz: Her gün işe giden bir komşunuz var, ve o gün hafta içi bir iş günü, ayrıca siz o kişinin o gün işe gitmeye herhangi bir engeli olmadığını biliyorsunuz. Bu durumda o gün, o adam evinden çıkar ve işine gider. Siz de olayı önceden bilmiş olursunuz. Yani sadece bu üç şartı bilerek 100 gün boyunca o adamın işe gidip-gitmeyeceği konusunda bir tahminde bulunsak, %95 başarı oranıyla bilebiliriz. Peki biz, bir insanın üç değil de, 3.000 şartını bilsek, o adamın biraz sonra ne yapacağını daha kuvvetli bir şekilde tahmin edebilir miyiz?

2.Örnek:
Bir arkadaşımızla sıcak bir yaz günü yolda yürümekteyiz ve arkadaşımızın çok susayan bir metabolizmaya sahip şişman bir adam olduğunu, iki saattir hiçbir şey içmemiş olduğunu, ülseri olduğundan dolayı asitli içeceklerin midesine rahatsızlık verdiğini, tuzlu şeyleri tatlı şeylerden daha fazla sevdiğini, sıcakta terleyip tuz kaybeden insanların tuzlu içecekler alması gerektiğine inandığını, cebinde parası olduğunu bildiğimizi farzedelim. Bu kişinin karşısına çıkan bir büfeden kola, ayran, limonata, meyve suyu, gazoz gibi alternatiflerden ayranı seçeceğini tahmin edebiliriz. Çünkü kişiye tesir edecek 6 şartı biliyorduk.

6 şart kişinin biraz sonra yapacağı seçimi büyük ölçüde belirliyorsa, muhteşem bir bilgisayara, bir insana ait tüm ayrıntılarıyla yüz milyar şartı yüklesek, biraz sonra o kişinin ne yapacağı daha büyük bir yüzde ile ortaya çıkar. O şartlar değişmedikçe, o şartlara ilave başka şart eklenmedikçe, kişinin yapacağı değişmez.

Bir de, şartlar aciliyet derecesine göre önem kazanır. Meselâ evdeyiz ve sıkıştık, tuvalete gitmekteyiz, tam o sırada telefon çalarsa, telefona bakabiliriz. Bir şart her şeyi değiştirebilir. Dolayısıyla bizi meydana getiren şartların tamamı neyi gerektiriyorsa, biz onu seçeriz.

Biz susamışsak, su içeriz. Ama bize suyu içiren, şartlarımızdır. Tabii ki isteyerek içeriz. Susamışsak, havaya zıplamayı değil, su içmeyi isteriz. Siz bir karar verme öncesindesiniz, o kararın öncesindeki şartlar size tek bir kararı verdirtir. O aynı şartlar, size hep o aynı kararı verdirtir. Sizi meydana getiren maddi-manevi bütün şartları, genetiğine varıncaya kadar, başka birisine tatbik edebilsek, o başkası, siz olur. Yani iki insanın şartlarının tamamen aynı olması demek, o iki insanın da aynı davranması, hatta aynı insan olması demektir. Dolayısıyla o insan neye karar verirse, öbür insan da o şartlarda aynı şeye karar verir. Hırsızın tüm şartları bize tatbik edilirse, o hırsız biz oluruz.

Eşeğin önüne bir sopa yardımıyla bir havuç bağlarlar; eşek o havucu yeme isteğiyle durmadan yürür. Eşek yürüdükçe havuç da ilerler ve bu böyle devam eder. Eşeği ittirerek, döverek, yürütmek de bir metottur, yürümesini istetmek de… Bizi susatıp da su içmeyi istetmesi, sistemin metodudur.

3.Örnek:
Yine bir yaz günü, serin tutan spor bir gömlek almak üzere bir dükkana gittiniz. Dükkandaki gömlek alternatiflerinden biri, toplântılarda giyilebilecek türden ciddi bir gömlek, öbürü ise kumaşı istediğiniz gibi pamuklu olmasına rağmen mor renkte, ve sizde mor rengi sevmezsiniz, diğer tarafta ise geçen sezondan kalan kışlık bir gömlek var. Ve başka bir tarafta da tam sizin zevkinize, isteğinize uygun renkte, yazlık, spor bir gömlek var.

Zevk de bir şarttır, koşuldur; sıcaklık da ve siz “özgür iradenizle”, hepsini de seçebilme özgürlüğünüz olduğu halde, o son gömleği seçersiniz. Çünkü başkasını seçmeyi istemezsiniz, şartlar size, özgür iradenizle o gömleği seçtirir, ama burada “zevkime uygun” derken özgür irademize ne olduğuna dikkat edin. Biz elimizdeki topu, şu masanın üzerinde belirli bir itiş hızı ile yuvarlarsak, top biraz sonra düşecektir. Tanrı, hem sistemdeki varlıkları, hem de olayları yaratmıştır(Kur’ân 37/96) ve sistemi ilk yarattığı anda, şartların bir an sonrayı nasıl oluşturacağını, tıpkı topu biz yuvarladığımızda, şartların topun düşmesine neden olacağını bildiğimiz gibi bilmektedir. Ve oluşan her sonuç da yeni şartları oluşturmuş olur. Kaçınılmaz olarak bir sonraki sonuç gelişir ve bu şekilde zincirleme olarak devam eder. Tanrı, bütün varlıkların tüm şartlarını bilmekte olduğundan dolayı, neye karar vereceklerini bilmektedir. İki varlığın her birinin ne yapacaklarını bildiği gibi, O, iki varlığın yanyana geldiklerinde de ne olacağını bilmektedir. Bunu, sistemin tüm zerrelerinin şartlarını, bir an sonra o zerrelerin hangi şartlara geçeceğini bildiği gibi bilmektedir. Ve bu şekilde 1000 sene sonra ne olacağını ve olayın nereye varacağını da bilmektedir.

Şimdi, “benim biraz sonra ne yapacağımı Tanrı biliyor mu?” sualine dönelim.”Tanrı olacakları bilir” demek; O; gelecekte bizim neyi, nasıl, ne zaman yapacağımızı, genel hatlarıyla değil, an be an, zerre be zerre, tüm hücrelerimizde yer alan olaylarla bilmektedir. Bilmektedir ne demek ? Şartları o belirlemiş, olaydan olaya geçişleri, arzuları, zevkleri, düşünceleri O plânlamıştır. Ve bizler (ve her şey) O’nun bildiği davranış ve olaylarla ömrümüzü geçireceğiz, hem de parmağımızı oynatma, başımızı çevirme ayrıntılarına kadar !..

Zaten içinde bulunduğumuz üç boyutlu realite, yani; madde, mekân ve zamandan ibaret bu fizik kâinat bizim içindir. Tanrı zaman boyutuna tâbi değildir ve her şey aslında olmuş, bitmiştir O’nun görüşünde !..

Bir kişi bir iş yaptığında insana; sanki o iş daha iyi yapılabilirdi ve o kişi yanlış yaptı, gibi gelir. Oysa herkes içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla yapmakta olduğu şeyin dışında bir şey yapamaz. Bu yüzden birini yargılamak saçmadır. Bir başkası da o kişinin şartlarında olsa, aynı işi, o kişinin yaptığı tarzda yapacaktır.

Bizim geçmişte aldığımız kararlardan pişmanlık duymamız da saçmadır. O şartlarla hep aynı karar verilebilirdi. "Bugünkü aklım olsaydı" diyorsak, bugünün şartları başka olduğundan, o geçmişteki şartlar değişmiş olur. Bu Kâinat düzeninde, en ufak bir zerreyi olması gereken durumdan bir başka duruma ve konuma değiştirmek mümkün olsaydı, çok uzun bir zaman içerisinde her şey olacağından başka bir duruma değiştirilmiş olurdu.

Bugün dünyada geçmişten gelen ve şu anda olmakta olan olaylar acaba ne zaman belirlenmişti? Yani bizim bugünkü halimiz ne zaman belirlenmişti? Big- Bang cevabı yanlıştır. Yaratılış 20 milyar yıl önceki bir olay değildir.

Yaratılıştan bu yana nice Big-Bangler oldu. Bütün bunlar başlangıçta diyebileceğimiz ezelde plânlanmıştır, İnsanın kader plânı, o insan doğarken belirlenmez. Ezelde, başlangıçta, top-masa örneğindeki topun ilk atıldığı anda, belirlenmiştir.

Haberlerde: "Ölmemesi gerekirken öldü." gibi, "Falan kişi eceliyle ölmedi; kazara öldü." veya "Filan kişi kaderini değiştirdi." gibi sözler duyarsınız. Sanki kişinin kaderi şu şekildeymiş de, bu şekle değişmiştir. Halbuki, kaderi zaten bu şekildedir.

Oysa kader konusunu anladığınızda, her varlığın maruz kaldığı olaylar sayesinde bir gerçeği fark etmesinin, farkındalığının artmasının sağlandığını anlayacaksınız. Ve insanlar belli şeyleri öğrenmeleri gerektiğinde, belli kişilere rastlarlar. " Rastlamasaydım, öğrenemeyecektim." yerine "Öğreneceğim için rastladım." demek daha doğrudur.

Şimdi konumuza devam edelim. Tanrısal plânı şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir mimar bir ev yaparken, diyelim ki, evin plânını, inşaatta kaç kişinin çalışacağını, işin hangi aşamalardan geçerek sonuca ulaşacağını vb. gibi ayrıntılara varıncaya kadar plânlar. Ve bu plânın içinde rasgeleliğe yer bırakmaz. Yani henüz evin temeli atılmadan ortaya bir parkeci çıkıp: "Ben parke döşemeye geldim." diyemez. İşte bu şekilde Tanrısal plânda da tüm olanlar, an be an, her ayrıntısına kadar plânlanmış, rasgeleliğe yer bırakılmamıştır.

"Ben, doğum ve ölüm vaktinin kader olduğuna inanabilirim" diyebilen bir kişi şunları düşünmelidir; doğum ve ölüm vakti tüm canlılar için kader ise; yani hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar da bu kadere tâbi ise, biz adımımızı attığımızda üzerine basarak oradaki bir karıncayı öldürdük diyelim. Karıncanın ne zaman ve ne şekilde öleceğinin kader olduğuna inanan insan, bizim atacağımız adımın da, tam nereye ve ne zaman basacağımızın da kaderde belirli olduğunu kabul etmelidir.

Bugüne kadar kader öğretisi herkese anlatılmamıştır. Çünkü, realitesi düşük insanlarda Tanrı inancı, “günah, korku ve sorumluluk” olarak, toplum düzenine bu gibi insanların uyumunu sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Bugün bir çocuğa her şeyi anlatamayız; bazı şeyleri anlaması için büyümesi gerekir. Dolayısıyla realite bakımından gelişmemiş insanla, gelişmiş insana gerçeğin anlatımında farklar olmalıdır. Gerçekler, insanların realitelerine göre farklı ifadelerle anlatılırlar.

Diğer yandan bizim kader hakkındaki bu yorumlarımızın kutsal kitaplara da uyması gerekir. Kur’ân’da (3/147), "Ölümünüzün vakti belirlidir." denmektedir. Sadece ölüm vaktinin değil, her şeyin Tanrısal plân olduğu da, Hz. Muhammed'in bir hadisinde de şöyle anlatılmaktadır: Sahih-i Buhari, İmran İbn-i Hüseyin’den naklediyor ki; Hz. Muhammed'e: "Cennetlikler, cehennemlikler daha dünyada yaşar iken belli midirler?" diye sordum. "Evet." diye buyurdular. "Öyle ise iyi işler yapanlar, niçin yapsınlar?" dedim. "Herkes niçin yaratıldıysa ancak onu yapabilir. Eğer cennetlik yaratılmışsa, iyi işler yaparak yaşar ve cennete gider. Eğer cehennemlik yaratılmışsa, günah işler ve ömrünün sonuna kadar küfür içinde yaşar ve cehenneme gider." diye buyurdular.

Şöyle bir örnek verelim;
Bir sahil kasabasında yaşayan bir erkek, çıplak bir halde denize giren, güneşlenen turist kızlardan çok tahrik olmaktadır. Ve bu kızlardan birisi çalıların arasına girdiğinde, kızı tutar ve tecavüz eder. Polis adamı yakalar. Mahkeme sonucunda hapse giren adam pişman olmuştur; ama iş işten geçmiştir. Peki, o adamın bu işi yapmaması mümkün müydü? Olay anındaki şartlara bir göz atalım. Olayda, adamın aldığı eğitim, sabır ve tahammül sınırları, tahrik olma derecesi gibi bir takım şartlar var. Bu arada böyle bir şeyi yaparsa cehennemlik olacağı gibi bir dini inanışa, yani bir başka şarta sahip olsaydı, belki de yapmayacaktı. Ama böyle katı bir dini eğitim de almamış olduğunu farzedelim. Olaydaki tahrik edici faktörler ve tahrike tahammül sigortasının atma sınırı da düşük seviyede diyelim. Belki kız çalılara girmeseydi ve yanına yaklaşmasaydı, yine de yapmayacaktı. Bu da bir başka şart. İnsanların yanlış da olsa yaptıkları şeyleri, onların görgüleri, terbiyeleri, eğitimleri, tahammül dereceleri belirler. Özgür iradeleriyle yapmış görünseler de bu şartlar bir araya geldiğinde yapmamaları ellerinde değildir.

Şimdi bir başka örnek vermek istiyoruz. Benim ve sizin yaşadığımız tarihler aynı tarihe denk gelmiştir. Yani, Kanuni Sultan Süleyman'la konuşma imkânımız olmadı. Çünkü onunla aynı zaman diliminde yaşamadık. Bu da kader plânımızın çizdiği bir özelliktir. Dolayısıyla Tanrı, şu ya da bu olasılıklar gerçekleşirse, bizim dünyada olabileceğimiz ihtimaline yer bırakmamıştır. Yani, şu anda evlenmiş bir çift ve bu çiftin çocuğunu düşünün. Bu ebeveyn tanışıp evlenmemiş veya kendi anne babaları tanışıp evlenmemiş olsaydı, o çocuk doğmayacaktı. Ve o çocuk, doktor olup, birinin canını kurtarmasaydı, o hasta ölecekti, vb. Yani iki kişinin tanışıp evlenmesi, rasgeleliğe bırakılsaydı pek çok şey değişecekti.

Bütün buraya kadar ifade edilenlerde, her şeyin, kendini meydana getiren şartlar tarafından belirlendiği ne kadar anlaşılabilir olsa da, bizim buna inanıp, içimize sindirebilmemiz çok zordur. Çünkü ne istersem onu yapabileceğim, seçebileceğim duygusu bize o kadar hakimdir ki… Ve hepsinden öte; “o zaman bu dünyada bizler birer kukla mıyız ve öyle ise tekâmül nasıl mümkün olacak? Tekâmül, ancak seçme özgürlüğüyle mümkün olmaz mı?” sorularına cevap gerekmektedir.

Şimdi; şayet biz, bizi o anda saran sonsuz şart ile bir an sonraki arzumuzla yaptığımız seçimde katkısız isek, yani her şey Tanrısal plân dahilinde ise, bizler birer kukla mıyız? İşin en önemli yanı burasıdır? Bu durum, yani her şeyin bizi meydana getiren şartlar tarafından belirlenip de, bizim seçiyor olmamız, bir kuklalık değildir. Neden? "Çünkü ben, bu bardağı elime alıp kaldıracağım, ama istersem kaldırmayabilirim." duygusu bizde olduğu sürece, biz kukla değilizdir. Veya evin balkonundan aşağı istersem atlarım duygusu bizde o kadar canlı olarak mevcuttur ki, ama atlamayız, o başka ! Veya şartlar gerektirirse de atlarız. Yani ihtimalin olması demek, şartlar oluşmadıkça onu seçeceğiniz anlamına gelmez.

Biz hep şartlarımızın belirlediği seçimleri yapıyor olsak da, başka ihtimallerin de olması ve "Başka bir seçimi yapabilirim" duygusu taşımamız, bizi kuklalıktan ayırır, işte bu nokta çok önemlidir. Şartlar bizi susatıyor ve bize suyu içirtiyor ama biz "istersem suyu içmem" duygusuna sahipsek, kukla değilizdir.

Biz, burada yüzlerce sayfa boyunca her şeyin kaçınılmaz bir plân olduğunu anlatsak, kesinlikle tüm yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın dini tabirle “Levh-i mahfuzda” belirli olduğundan bahsetsek dahi, bizde "istersem yaparım, istemezsem yapmam" diye öylesine bir özgürlük duygusu vardır ki; o duygu, bu şekildeki bir kader inancını kesinlikle şüpheyle karşılamamıza neden olacaktır.

Bütün mantıklı açıklamalarımız, Kur’ân ayetleri, hadisler, şunlar bunlar, sizdeki bu özgür irade duygusunu yok edemez ve bu duygu her şeydir ! Çünkü bizi tekâmülde ilerleten o duygudur. Meselâ eğer biz çok merhametli bir insansak, ruhsal tekâmül seviyemizin, yani realitemizin oluşturduğu şartlardan ötürü bu böyledir. Ve önümüze aciz, perişan durumda biri çıkarsa, bizim şartlarımız kaçınılmaz bir şekilde ona yardım etmemizi sağlar. Aslında ortada bizim yaptığımız bir şey yoktur ama biz özgür irademizle ona yardım etmiş olur ve; ”Oh, çok şükür, ben üstüme düşeni yaptım" tatminini yaşarız. Çünkü bizde aynı zamanda, "Yapmayabilirdim" duygusu da vardır. "Yardım etmemen imkânsızdı, bu senin plânında vardı." deseler de, bizdeki o duygu çok önemlidir. Bir de bunun tersi vardır. "Tüh be, keşke yapmasaydım." diyebiliriz. Yani "iyi ki yaptım" ve "keşke yapmasaydım" veya "isteseydim yapardım" duyguları tekâmülü yürüten yegâne duygulardır.

Şu da sorulabilir; bizim bütün davranışlarımız Tanrısal plân dahilinde ise, kutsal kitaplarda neden "Öyle yapın, böyle yapmayın." denilmektedir?... Çünkü insan özendirilmek istenilmektedir, insanın "iyi ki böyle yaptım, iyi ki yapmadım, keşke yapsaydım, keşke yapmasaydım, bak kutsal kitapta da böyle söyleniyor” diye düşündürülerek tekâmülü sağlanıyor. Gerisi, yani yapılıp yapılmayacağı zaten kaçınılmazdır.

Tanrısal plân dahilinde, mecburiyetlerin ve şartların yaptırımları içerisinde bulunuşumuzdan dolayı Tanrısal sisteme alınmak, gücenmek gerekmiyor. Bu bir eğitim programı gibidir. Özgür irade duygusu ile bir takım pişmanlıklar vs. yaşıyorsak gerisi önemli değildir. Biz bir çocuğa trafik kurallarını öğretmek için sanal bir trafik ortamı yaratabiliriz. Bu ortamın gerçek olup olmamasının önemi yoktur. Çocuk trafik kurallarını bu sanal ortam olmasa idi öğrenemeyecekti. Tanrısal plân da bu şekildedir.

Kur’ân’daki çok huzur verici bir ayet de “Rızık Allah’ın garantisi altındadır" dır (Kur’ân; 11/6, 15/20). Fakat öte yandan bize "Rızkım Allah'ın garantisi altında nasıl olsa" deyip yan gelip yatırtmayacak olan, "Rızkımı elde etmeliyim" duygusu da verilmiştir. Her şey Tanrısal plân dahilinde olsa da, asıl önemli olan, öğretiyi almamızdır. Elimizi kazara ateşe değdiririz, "Tüh, ben ne yaptım" deriz. Elimizi ateşe değdirmemiz plân gereği kaçınılmaz bir şey olsa bile, bu kaçınılmaz deneyimle bir şey öğrenmiş oluruz.

Bir spiritüel bilgide; “İyilik de tıpkı kötülükler gibi plân icabıdır, onun için iyilik yapmak diye bir şey yoktur. Fakat, iyiliği idrak etmek, onun farkına varmak vardır” denilmektedir.

Burada küçük bir nüansı belirtmekte yarar var: “Her davranışımız belirlidir ve biz onu yapmaya mecburuz” yerine; “ Davranışımız, birçok seçeneğin içinden, şartlarımızın belirlediğinin en uygunu olarak, bizim tarafımızdan seçilmektedir.” tarzında anlamak daha doğrudur. Ancak şunu da bilmeliyiz ki; “O şartlarda başka seçimimiz de olamazdı zaten” !

Aslında iyilik ve kötülük derken, bunlar da insan realitelerine göre değişkendirler. Meselâ, adamın biri bir dilenciye rastlar; dilenciye: "Sen dilenmeye utanmıyor musun ? git, çalış” der ve kendi kendine: "iyi yaptım, dersini verdim, şimdi ona 3-5 kuruş versem ne olacaktı? Çalışmayı idrak etmesi daha önemlidir" diye düşünerek ve doğru yaptığını hissederek sevap kazanır[Sevap; doğru davranış sonucu, doğru tekâmül hamlesi anlamındadır]. Başka bir adamsa bu dilenciye acır, biraz para verir ve kendi kendine: "İyi yaptım, adam bu akşam bir ekmek alsa yese, biraz karnı doyar hiç olmazsa." diye düşünür ve sevap kazanır. Şimdi, dilenciye para vermek mi doğrudur, vermemek mi? Burada olayın kendisinde değil, kişiye verdiği duyguda doğruyu aramak gerekir. Bu yüzden hayat; "Şunları yap, şunları yapma." diye reçetelerden oluşturulamaz. Her realite, kendi realitesine göre yorumlarda bulunur. Yani bugün bizim için doğru olanlar, insanüstü varlıklar için tamamen yanlış olabilir. Kurban kesen de sevap işler, "Ben cana kıymam." diyen de ! Herkesin yaptığı, kendi realitesine göre doğrudur. Ve başkası hakkında yargıda bulunmak en büyük hatadır. Biz daima bize göre doğru olanları başkalarına empoze ederiz ki, bu da yanlıştır.

İnsanın yaşamında yaşanan hadiseler, senaryosu önceden hazırlanmış bir filmin çevrilmesine benzer. Fakat film tamamen bize bırakılmış olsaydı, bütün nefsâni isteklerimizle dolu bir film olurdu. Bizi en çok geliştirecek olan, zora sokan hadiselere hiç yer vermezdik. Bu yüzden her varlığın yaşadığı her olay, onun hayrınadır. Tabii 'hayır' devamlı isteklerimizin elde edildiği bir yaşam değildir. Dünya'ya gelmekteki sebebimiz veya bir ömürden alınacak en büyük hayır; en yüksek farkındalığa ulaştıracak dersleri alabilmektir.

Bir başka spiritüel bilgide de: "İnsan serbestlik duyguları içerisindedir, fakat tamamiyle kontrol altında yönetilmektedir. Her şey önceden belirlenmiş anlardan oluşmuştur ki, bu, yüce bir tahayyülün ürünüdür." denilmektedir.

Ve başka bir bilgide de: "Talih; kader plânında olan şeylere önceden teşebbüs etmektir." Yani, sizin büyük bir para kazanmak plânınızda varsa ve siz plânın icabı olarak bir piyango bileti alıyorsanız, buna talih denmektedir. Siz para kazanacağınız için bilet aldınız, bilet aldığınız için para kazanmadınız. Size öyle bir dürtü verilir ki, "Şuradan bir bilet alayım." dersiniz. Çıkacaksa, mutlaka o dürtü verilir ve alırsınız.

Yani sonuçta; biz eylemlerimizi, bizi meydana getiren şartların bileşkesinin sonucu olarak, ama özgür irade duyguları içerisinde yaparız. Bu özgür irade duygusu da bizim tekâmülümüzü sağlar.

Buraya kadar tüm anlatılanlar, Tanrısal Plânın veya Kader Plânının nasıl işlediğini anlatabilmek ve bu çok ilginç konuya ışık tutabilmek için değildir ! Kader öğretisi, insanın bilgeleşmesinde varabileceği en yüksek HÂL olan TESLİMİYET HÂLİ’ne esas olan bilgi olduğu için çok önemlidir ve bilgelik çalışmalarında teslimiyetin ne olduğu mutlaka bilinmeli ve o yüksek hale ulaşılmalıdır.

TESLİMİYET
Tüm spiritüel öğretilerde insanın fark edip yaşayarak, huzur ve özgürlük kazanabileceği en yüksek hallerden birisi teslimiyet halidir. Teslimiyet, bilgelik yolunda kazanılan çok yüksek bir haldir. Ancak onun da dereceleri vardır. “Tam teslimiyet hali”ne geçebilmek için oldukça uzun bir tekâmül süreci ve ileri bilgelik farkındalığı gereklidir. Ama ilk basamak buradan başlar. Kader öğretisini kavradıkça teslimiyet halimiz yükselecektir.

Teslimiyet esasta şudur:

Bu muhteşem sistemin kurulmasında ve yürüyüşünde; Mutlak Akıl sahibi Tanrısal Şuur ve Onun, bizim en büyük hayrımız için öngördükleri vardır.

O bizim sonsuz şartımızı bilerek ve bize, bizden daha yakın olarak(Kur’ân; 50/16), yürüdüğümüz plânı yapmıştır.

Bu durumda biz yaşamakta olduğumuz bu plânımız içerisindeki, kendimiz için daha uygun şartları küçücük aklımızla, Ondan daha iyi plânlayamayacağımızdan dolayı, rahatlamalı ve bu plâna güvenmeliyiz.

Tanrısal sevgi ve şefkât içerisinde yürütülmekte olduğumuz bu plân, bizim için en hayırlısı ve bizi en fazla geliştirecek olan plândır.

Adeta bize yapacak bir şey bırakılmamıştır; her şey kendiliğinden yürümektedir ve bu durumda geleceğimizin kaygı ve endişesini taşımak dahi bizim sorumluluğumuzdan çıkmaktadır. Bir insanı bundan daha rahatlatabilecek bir durum yoktur ve Tanrısal sisteme olan bu güvenin adına Teslimiyet denir.

Ancak, “bize yapacak bir şey bırakılmamış” derken, Teslimiyetin en önemli anahtarı olan şu esas hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır: Plânda yer alacaklar kaçınılmazdır; evet, ancak biz onların neler olacağını bilemediğimizden dolayı ve elimizde sadece “doğru olduğuna inandıklarımız” mevcut olduğundan dolayı; doğru olduğuna inandıklarımızı sonuna kadar savunmamız, uygulamamız gerekmektedir. Ancak sonuçta daima Tanrısal Plânda mevcut bulunanlar vuku bulacağından dolayı, olup bitenler için de; “en hayırlısı buymuş” inancını taşımamız gerekmektedir.

Meselâ bir karar öncesindeyiz diyelim: "Şöyle mi yapsam, böyle mi yapsam?" diye düşünüyoruz. Bir karar almadan önceki teslimiyetimiz ne olmalıdır? Bir karar aldıktan ve o kararı uyguladıktan sonraki teslimiyetimiz ne olmalıdır?

Biz, bir karar öncesinde olduğumuz zaman, inandığımız ve bize doğru gelen değerlerle olayı değerlendirir, kararımızı veririz. Yani, aslında doğru diye bir şey yoktur, her realiteye, herkese göre doğrular değişir. Fakat her realite, kendisine doğru görünen bir doğruya sahiptir. Doğrular değil, bizim doğru olduğuna inandıklarımız vardır. Ve bu şekilde seçimimizi yaparız. Böylece, biz bize düşeni yapmış oluruz. Ondan sonra da biliriz ki, seçtiğimiz; zaten plânımızdaydı, zaten seçmemiz gerekeni seçtik. Başka türlüsü olamazdı ve bu seçimimizin sonucunda olacaklar da Tanrısal plânda var olanlardır. Bu yüzden bizim hiç kaygılanmamıza gerek yoktur !

Başımızdan geçmiş olaylar için de kabulümüz şudur ki; "Zaten başka türlüsü olamazdı ve Tanrısal plân içinde olan her şey, benim en yüksek hayrım için gerçekleşen en mükemmel olaylardır. Tecavüze uğramış, soyulup soğana çevrilmiş, yıllarca hapishanelerde yatmış, en büyük haksızlıklara uğramış, şu veya bu hale düşmüş olabilirim. Ama bilmem gerekir ki; bunlar Tanrısal kararlardı ve benim en yüksek hayrım içindi.”

Geçmiş için durum böyleyken gelecek için ise; doğru olduklarına inandıklarımızı uygulamak için sonuna kadar mücadele etmemiz gerekir ki; bu teslimiyet hali 'Aktif, dinamik teslimiyet' tir. "Nasıl olsa, kaderimde ne varsa, o olur." deyip yan gelip yatma anlayışındaki, 'Miskin teslimiyet' değildir. Doğru olduğuna inandıklarınızı sonuna kadar savunun ! Çocuğunuzun falanca okulu kazanmasını gitmesini istiyorsanız sonuna kadar gayret edin. "Ama kaderde hangisi varsa, zaten o olacak." diye inanarak da gönlünüzü ferah tutun. Tabii ki, kaderimizde plânlanmış olan olacaktır, ama biz olacakları şimdiden bilemiyoruz. Bize düşen; sadece doğru olduğuna inandığımıza sonuna kadar sahip çıkmaktır. Bu tutum teslimiyet inancında en önemli anahtardır !

Doğru olduğuna inandıklarımız için mücadele ederken, teslimiyet hali içerisinde olmalı ve: "Ben bunu seçtim, istiyorum ama olmayabilir, nasılsa netice hayrıma olacaktır." diyebilmeliyiz ! Ve uğruna mücadele ettiğimiz şey şayet gerçekleşmezse de : "Demek ki, bu sonuç benim hayrımaymış." diyebilmeli, teslimiyetimizi muhafaza edebilmeliyiz.

Meselâ bir hastanız varsa, onu kurtarmak için elinizden geleni yaparsınız. Ama kurtaramadığınızda da, bu durumun, onun ve sizin -herkes ve her şey için- en yüksek hayrınıza olduğunu bilmelisiniz.

Teslimiyeti kavramak; teslimiyet konusundaki okuduklarınızı bilmek değildir. Bu anlatılanları yaşayabilmektir. Siz, bu bilgileri yaşamınıza bir rahatlayış, bir huzur olarak yansıtabilirseniz, teslimiyet hali içerisine girmiş olursunuz.

Şimdi buraya teslimiyet konusunda bir spiritüel bilgiden alıntı yapmak istiyoruz:

"Şayet bir şahıs, diğer insanlar tarafından herhangi bir cezaya çarptırılmışsa, ona bu cezayı lüzumlu gören yer, aslında toplumlar ya da mahkemeler değil, her yerde ve her zaman insanlara ve toplumlara gerekeni veren, onları tekâmül ettirecek hadiselerle karşılaştıracak olan TEK YER’dir." Yani haklı yada haksız hapishaneye düşerseniz, sizi hapishaneye gönderen yer, gerçekte mahkemeler değil, Tanrısal plândır ve bu sizin tekâmülünüz için gerekli olandır. Yaşamınızda maruz kaldığınız her durumu, görünürdeki sebepler olarak değil, Tanrısal sistemin öngörüsü olarak algılamanız; teslimiyettir !

Şimdi yine bir spiritüel mesaj olan ve Teslimiyet konusunda varılabilecek en yüksek idrak olan şu bilgiye çok dikkat edelim:

"Herhangi bir şeyden şikayetiniz var ise, Allah'tan şikayetiniz var demektir !"

Ahmet Amiş efendi'nin bir sözünü de burada belirtmek gerek:

" ’Bu böyle olsun, şu şöyle olsun' dan kurtuluncaya kadar bir mürşide muhtaçsın." Burada Ahmet Amiş efendi, "Bu niye böyle olmadı, şu niye şöyle olmadı?" yargılarından, "Keşke" hayıflanmasından bahsetmektedir.

Şimdi işi bir başka yönünden de ele alabiliriz. Olacaklar belirlidir. Olacakları önceden kısmen fark eden bir kehanet müessesesi vardır. Hatta olacaklar yakınlaşırsa, bunu siz de sezebilirsiniz. Bütün olayların hepsi kozmik plânda aynı ânın içinde gerçekleştiği için, zaman boyutunu aşabilen insanlar geleceği hissedebilirler.

Meselâ Edgar Cayce, bir Amerikan basketbolcusuna, bir sonraki oynayacağı maçta kaç sayı yapacağını söylemiş ve bunda haklı çıkmıştır. Tabii ki bu tip kehanetlerin peşine düşmek hatadır. İnsan, olacakları bilmemeli ama, olacakların, onun en büyük hayrına gerçekleşeceğini bilmelidir. Ve huzur içerisinde Tanrısal plâna teslim olmalıdır. Tanrı zamandan münezzehtir. Onun katında her şey olup bitmiş, bir an’da olmuştur. Tanrı ebedi şimdi'dedir. Fakat bizim olayları hazmetmemiz ve gerçeği fark etmemiz için zaman illüzyonu yaratılmıştır.
 

Anket

ezoterizm.org'da en çok hangi bölüm ilginizi çekti?
 

Giriş